Aşkım neredesin?

Bir Türk insanının sokağa çıktığında korna sesinden sonra en çok duyduğu şey “aşkım” kelimesidir.

Yeni Türk insanı birbirine ana, baba, oğul, kız, anneanne, dede, kedi, köpek, bebek, çocuk, sevgili, arkadaş, öğretmen ayırt etmeden aşkım deme potansiyeline sahiptir.

***

Havada bu kadar aşkım lafı uçuşurken, ortalıkta aşk diye bir şey kalmamış olması ilginçtir. Belki de bu ikisi aynı nedene dayanmaktadır. Yalnızlaşan ve mutsuzlaşan Türk insanı içten içe ancak aşkın bunları dengeleyebileceğini düşünmekte ve umutsuzca onu aramaktadır.

Çölde uzun süre susuz kalan insanların ırmak ve vaha hayalleri görmeye başlaması gibi, kimsenin kimseyi gerçekten sevmediği bir ortamda, birazcık sevilen, birazcık hoşlanılan, birazcık iyi hissettiren bir varlık “aşkım” payesine hak kazanır.

***

Bir ekonomi kuralı olarak, herkesin her an ulaşabileceği bir şey, ucuzlamıştır. Eğer aşk bu kadar küçük ve anlık hoşlantılarsa, o zaman her an her yerde olur ve ucuzdur.

İlişki artık kullanılıp atılabilen bir tüketim maddesine dönüşmüştür. Ortalık bir günlük, bir kaç günlük, bir kaç haftalık ilişkilerle dolmuştur. Çıkma teklifleri dahi mesajlarla yapılabilir:

-Sana çok aşığım benimle çıkar mısın?
-Hayır canım istemiyor.
-İyi o zaman ben de başkasıyla çıkarım.

Güzel ve büyük aşkların ülkesinde, aşkın ömrü artık bazen saniyelerle ölçülmektedir.

***

Aşk, okyanus ortasındaki bir adaya  benzer. Oraya ulaşmak için korkunç rüzgarlar, dev dalgalardan geçmeniz gerekir.

Ama esas macera adaya çıktıktan sonra başlayacaktır. Ne yenecek, ne içilecek, nasıl hayatta kalınacak, nasıl paylaşılacak, nerede uyunacak, nasıl vakit geçirilecek… bunlar adadaki hayatın ne kadar uzun süreceğini belirler.

Eğer bunların nasıl yapılacağı hakkında bir bilginiz yoksa, adada fazla yaşayamayacağınız anlamına gelir. Gittikçe cansızlaşır, halsizleşir, asık suratınızla bir kenara çekilir, bir ağacın altında ölümü beklemeye başlarsınız.

Siz kafanızda başka bir adanın hayallerini kurarken, sırtınızı yasladığınız ağacın biraz ötesindeki meyve bahçeleri, hemen ilk tepenin ardındaki masmavi koylar, gizli altın kumsallar, aralardan akan berrak dereler keşfedilmeden kalmaya devam edecektir.

***

Ortalama bir Yeni Türkiye genci, babası işte, annesi çalışıyor olduğu için televizyonlar ve bilgisayarlar tarafından büyütülür. Facebook’ta resim yüklemesini bilir,Twitter’da fake hesap açabilir ama yoldaki birine saati sormasını bilmez.

Birazcık büyüdüğünde ondan tek bir şey istenir: Ders çalışması. Artık o televizyonlar ve bilgisayarlara ek olarak test kitapları tarafından da büyütülen bir varlıktır. Hangi kitapta kolay, hangisinde zor sorular olduğunu bilir ama karşısındaki insanın ne hissettiğini anlayamaz.

Okul hayatı boyunca, günde 8 saat bazı sınıflara girip, bazı sıralara oturup, bazı bilgileri ezberlemesi istenir. Yapabildiği kadar yapar. A şehrinden B şehrine giden bir araçla B şehrinden A şehrine giden bir aracın kaçıncı kilometrede karşılaşacağını hesaplayabilir hale gelir, ama dünyada neler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktur.

Spor yapamaz, yer yoktur. Politika yapamaz, tehlikelidir. Kitap okuyamaz, test çözmesi gerekir. Resim öğrenemez, kurstan vakit kalmamıştır. Hobisi yoktur, hobiler derse engel olur. Üst düzey bir sanattan haberi yoktur, kimse ona bundan söz etmemiştir. Tarih bilmez, tarih derste ezberlenirken nefret edilmiş bir bilgidir. Coğrafya bilmez, dağlara çıkıp kamp yapmışlığı yoktur.

***

Bu kıyma makinesinden geçmiş gençler, aşık olduklarında ilk fırtınayı yaşamış olurlar. Ama adaya düştüklerinde konuşacak, yapacak, paylaşacak hiçbir şeyleri olmadığını görürler. Birbirlerine bağlanamazlar, çünkü bağ kurmak için gerekli bilgiyi ne televizyon ne bilgisayar ne de ders kitapları verebilmiştir.

Sürekli rüzgarlar essin istemeye başlarlar. Rüzgar eserse dalgalar yükselecek, konuşmaya, paylaşmaya, anlamaya gerek kalmayacaktır. Kendilerini denize atıp dururlar. Adada yaşamak onlara göre değildir, bunu anlamışlardır.

***

İlişkisi bozulan, ayrılan, terk eden, terk edilen, aldatan, aldatılan genç, ilk başta olayları çözmeye çalışır. Aslında çıkmaya başlayana ya da öpüşüp koklaşana kadar her şey fena değildir, ama ondan bir süre sonra ne olduğunu anlamadan işler tepe taklak olmaktadır.

Bazen kendisinin de işi bozduğunu ama elinden bir şey gelmediğini fark eder. Bir kaç denemeden sonra vazgeçmeye başlar, umudunu yitirir.

Yavaş yavaş soğur, hırçınlaşır, cansızlaşır, halsizleşir, asık suratıyla  bir kenara çekilir, bu çilenin bitmesini… ya da bir mucizeyi beklemeye başlar.

ada

***

Mucizelere inanmak gerekir. Daha da iyisi, bekledikleri o aşk mucizesi gerçekten vardır.

Ama başkalarının bedeninde değil insanın kendi ruhunda gizlidir.

Aşkı arayan insan, kendi ruhundan başlamalıdır bu yolculuğa.

Sonra, ayak bastığı bu toprakların, aynı havayı soluduğu bütün canlıların ruhunu hissetmelidir. Bacağı sakat kalmış bir köpeğin, susuz kalmış bir ağacın, ailesine ekmek götürmek için üç kuruşa ter döken bir adamın derdi yüreğini sızlatmalıdır.

Nesiller boyu bu yaşlı toprakta aşkı aramış kalplerin, “aşık ol, hayatını yaşa, kimseyi takma” değil; “alçakgönüllü ol, yardım et, sev, sevil, sabırlı ol, affet, kimseyi incitme” sonucuna vardıklarını hatırlamalıdır.

Aşkı arayan bir kadın ya da erkek, önce bu uçsuz bucaksız evrende nefes alıp veriyor olmanın değerini anlayıp, buna layık bir hayatı nasıl yaşayacağını çözmelidir. Bu hayatta esas yapılması gereken yolculuk budur.

Aşk, gerçekten de okyanusun ortasındaki adalar gibi ise, en büyük ve en güzel adalar işte bu yolcular tarafından fethedilecektir.